banner
Orijinal fotoğraf Trixieliko

Türkçe English
Siyanür Zehirlenmesinde Nasıl Hayatta Kalınır
“Ölüme inananlar ve hayata inananlar” üzerine, “nefret dolu ceza sistemi” nin toplumumuzu nasıl şekillendirdiğine ve onu nasıl değiştirebileceğimize ya da değiştirip değiştiremeyeceğimize dair düşünceler.
Savaşımın koşulları eşit değil, çünkü eğitimi, dini, yasaları, orduları ve aşağılık hapishaneleri nefret dolu insanlar yönetmektedir. Bütün çocukların özgürlük içinde iyi insanlar olarak büyümesi için yalnızca bir avuç eğitimci çaba göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.
...
Bu duygusuzluğa inananlarla yaşama inananlar arasında yer alan bir kuşaktır. Hiç kimse tarafsız kalamaz bu ölüm demek olur. iki yandan birinde yer almak zorundayız. ölümün yanında yer almak sorunlu çocuklar yaratır yaşamın yanında olmaksa bize sağlıklı çocuklar kazandırır.
–A.S. Neill1

Epeyce bir süredir içinde yaşadığımız ve çocuklarımızı yetiştirdiğimiz bu sistemin bizi nefessiz bıraktığını düşünüyorum. Bunu düşündükçe de içinde yaşadığımız sistemin, yaşamdan çok ölüme hizmet ettiğine dair daha çok kanıt buluyorum. Tıpkı siyanüre maruz kalıyormuş gibi, fark etmeden belki sadece hafif bir acıbadem kokusuyla bizi yavaş yavaş zehirlediğini ve hayatta kalabilecek tek bir nokta bırakmadığını düşünüyorum. Bu sisteme siyanür sistemi adını verdim, ve bu çocukluğumuzdan başlayarak bizden ölü insanlar yaratmaya ya da en iyi ihtimalle etrafımızda olan her şeye gözlerimizi kulaklarımızı kapayıp, sessiz kalmaya zorlayan, binlerce ilmekle örülmüş bir sistem. Ve konu ebeveynliğe, okullara ya da konvansiyonel eğitime gelirse, bunlar en ölümcül ilmeklerin çoğunu oluşturuyorlar...

Yapmakta olduğum benzetme, bazı okuyucular tarafından absürd, gerçek dışı hatta saçma sapan olarak değerlendirilebilir. Bazı noktalarda abartılı ifadeler olduğuna katılabilirim yine de tüm bu benzerlikleri öylece görmezden gelemediğimi de söylemek zorundayım. Anlatacağım hikayelerin tümü gerçek hikayeler olduğunu düşününce ve bu hikayeler kafamın içinde dönüp durmaya devam ettikçe, çoğu zaman keskin bir acıbadem kokusu duyuyorum ve zorlukla nefes alıyorum.

Kimseniz kalmazsa, umudunuz da kalmaz mı?

Bundan birkaç ay önce, sabah haberlerini okurken, bir habere rastladım. İstanbul Fatih’te dört kardeş birlikte intihar etmişti. Kapının üzerine “içerde siyanür var polisi arayın” notu bırakan kardeşler, yataklarında yan yana yatarken bulundular. İlk bakışta, 48, 54, 56 ve 60 yaşlarındaki bu kardeşlerin neden birlikte intihar ettiğini kavramak zordu. Fakat kısa zamanda bu insanlara ailelerinden yüklü bir borç kaldığı, ikisinin kronik hasta olduğu, evdeki tek maaşa haciz konulduğu, borç ve icra denizinde yüzerken kiralarını, faturalarını da aylardır ödeyemedikleri hatta ekmeği bile borçla aldıkları ortaya çıktı. Onların ölü bulunduğu gün elektrik idaresi yaklaşık 600 liralık borcundan dolayı evin elektriğini kesti. Oya, Cüneyt, Kamuran ve Yaşar kendilerinden başka kimseleri olmadığından denemekten vazgeçtiklerinde, aynı nedenden dolayı kimsesizler mezarlığına gömüleceklerdi, ne varki eski bir dostları cenazeleri teslim aldı da isimleri ile gömüldüler...

Bu olay kadar trajik bir şekilde olay bir hafta kadar tartışıldı. Hükümet ekonomik koşullardan dolayı eleştirildi, hatta bazı eylemler yapıldı. Fakat bütün suçu ekonomik koşullara atmak doğru muydu? Eğer çevrelerinde apatik bireylerden oluşan bir kitle yerine, onlara destek olan, cesaretlendiren ve birlikte çözüm üreten insanlar olsaydı, yine de umut etmekten vazgeçerler miydi? Bu hala sırrını koruyor...

Başkasının yerine karar vermek ne zaman zararsızdır?

Bu olayın hemen ardından, baba, anne ve 9 ve 5 yaşlarındaki 2 çocuğun hayatını kaybettiği başka bir siyanür ölümü gerçekleşti. Baba “hayatımıza son veriyoruz” diye bir not bırakmıştı ama bu kez sahne biraz daha farklıydı. Baba, çocukların ellerini tutuyordu ama anne çamaşır asarken yığılıp kalmıştı. Hayatına son vermeye karar veren biri neden çamaşır asar?

Babanın geride bıraktığı nota rağmen, onun diğerlerinin hayatlarını sonlandırmaya karar verdiği aşikardı. Bu planlanmış cinayet başka cinayetleri de tetikledi. Bir hafta sonra üç kişilik başka bir ailenin siyanür zehirlenmesinden hayatını kaybettiği haberlerdeydi, bu kez anne kaçmaya çalışırken kapının eşiğine yığılmıştı....

Tüm bu olaylarda, başka birinin yaşamına son vermeye karar vermek normalmiş gibi, finansal zorluklar ve depresyon tartışmaların ana odağı oldu. Gerçekte babalar, kadınların ve çocukların kendisinden güçsüz olduğuna ve onun ardından hayatta kalamayacaklarına dair bir inancı meşrulaştırıyorlardı. Yaşarken kendi hayatlarını ilgilendiren konularda kararlarına danışılmayan bir toplumda, kadınların ya da çocukların “intihar ederken” de fikirleri sorulmayacaktır elbette. Üstüne üstlük yaşadığımız toplumda “birisi için en iyi olan şeye, bir başkasının karar vermesi” meşru görülüyor hatta teşvik ediliyor. Son olarak hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu erkekler kibar ve iyi insanlar olarak anılıyorlar, fakat öyleyse kötülük nerede saklanıyor?

“Tatlım, bu senin iyiliğin için...”

“Ne kadar üzücü bir gerçektir ki, en büyük kötülükler, iyi ya da kötü olmaya bir türlü karar veremeyen kimseler tarafından yapılır.” –Hannah Arendt2

Goebbels’in çocuklarının hikayesi muhtemelen siyanürle ölümler hakkındaki en dehşet verici hikayelerden biridir. 1945 yılının 1 Mayıs akşamında Nazi Propaganda bakanının altı çocuğu, bir Nazi doktoru tarafından morfinle uyuşturulduktan sonra dişlerinin arasında kırılan siyanür tabletleri ile zehirlendiler. İki gün sonra Sovyet askerleri tarafından bulunduklarında altısı da gecelikleri ile yataklarında yatıyorlardı, kızların saçlarına kurdeleler bağlanmıştı. Magda Goebbels onları siyanürle zehirlemeden hemen önce kızlarının saçlarını kendi elleriyle taramış, kurdelelerini bağlamıştı. Kendi çocuklarının Sovyet askerleri tarafından ölü bulunması için hazırlayan bir anne, dehşet romantik bir sahne değil mi? Mükemmel planlanmış bir “elveda”! Uyuşturmak için morfin, öldürmek için siyanür, daha güzel göstermek için gecelikler ve kurdeleler!

Çok açık ki Joseph Goebbels yüzyılın en önde gelen azmettiricilerinden biriydi. Nazi Almanya’sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak işini oldukça “başarılı” bir şekilde yerine getirmişti. Fakat eşinin ve kendisinin de bildiği gibi, bu çocuklar babalarının erdemsiz ve rezil eylemlerini dinleyerek büyüyeceklerdi. Bu yüzden, tıpkı yığınlar için yaptıkları gibi, çocuklar için de en iyisine onlar karar vereceklerdi. Kendi iyilikleri için utanç içinde yaşayacaklarına, güzel bir şekilde öleceklerdi.
Başkaları ” daha zayıf ya da güçsüz olduğu için” onların hayatlarını kontrol etmeyi meşrulaştırdığınızda bunun kolaylıkla daha da geniş alanlara yayılması şaşırtıcı değildir.

Nazi Propaganda Bakanı abartılı bir örnek olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?

“Ah lütfen, sorgulamana gerek yok, inansan yeter!”

1978’in 18 Kasım günü, 300 kadarı çocuk 900’d olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?
en fazla insanın siyanür zehirlenmesi ile hayatını kaybettiği gündü. Halkın Tapınağı iyi niyetlerle, insani değerler için mücadele ediyordu fakat Amerikan tarihinin en büyük toplu katliamlarından birine dönüştü.

Tüm bu insanlar; ya kendilerini öldürmeye ikna edildiler ya da zorlandılar. Bu tarikat Guyana’da yağmur ormanlarının arasında dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir kolonide yaşıyordu. Bütün iletişim kanalları kontrol ediliyordu ve sürekli olarak tarikat lideri Jim Jones’un vaazlarının yayınladığı bir radyo hoparlör sistemi dışında, yayın yapan bir iletişim aracı yoktu. Bu vaazlar her gün durmaksızın “tarikata sadakati” kutsarken, herhangi bir eleştiri ya da ayrılık, ihanet olarak değerlendiriliyordu. Distopik mi görünüyor?

Zihin kontrolünün abartılı bir örneği olarak Jonestown katliamı 40 yıldan fazla süredir inceleniyor ve tartışılıyor. Fakat bu gerçekten de istisna ya da abartılı bir örnek mi? Acaba bilginin kontrol edilmesi, manipulasyon ve durmaksızın bir zihin kontrolü üzerine kurulu, itaati, kendini feda etmeyi kutsayan bir sistem içinde mi yaşıyoruz? Bilgi kaynaklarının gücü elinde tutanlar tarafından kontrol edildiğini biliyoruz, yalnızca seçilmiş haberler ya da propagandaları görüyor ya da duyuyoruz. Hiç kimse Tel Rıfat’ta bombalanarak parçalanan Kürt çocukları hakkında haberlere denk gelmiyor, oyun oynarken farketmeden bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeden kardeşleri duymuyor, yağmur ormanlarında katledilen insanları ya da Şili’de polisin öldürdüğü eylemcileri ve sır olarak kalan daha birçoğunu görmüyor.

13 yaşlarındayken, kompozisyon dersinde bir ödevimi okuduğumu hatırlıyorum. Suikasti hala gizemini koruyan bir gazeteci ile ilgiliydi. Bitirir bitirmez, benim yazdıklarımdan bağımsız bir şekilde, öğretmen nutuk çekmeye başlamıştı, bize temkinli olmayı, bu kadar da sorgulamamayı öğütlüyordu, o zaman beni şok eden bu durum, şimdi tamamen mantıklı geliyor.

Anaakım bir okulda eğitim gören bir çocuk olarak, benim ya da akranlarımın bir çok kez kurallara uymadığımızda ya da sadece konuştuğumuzda tehdit edildiğimiz ya da cezalandırıldığımız bir çok sahneye tanıklık ettim. Bununla birlikte bir çok kez bize doğru cevaplamamız beklenen sorular yöneltildi (“doğru” değil aslında “beklenen” cevabı vermemiz isteniyordu.) fakat neredeyse hiç sorgulamak için teşvik edilmedik. Bunu kişisel olarak algılamak isterdim ama ne yazık ki dünya üzerinde birçok ülkede, bir çok çocuk, her gün yıllar boyunca bunu deneyimliyor. İtaatkar bir toplum yaratmak için mükemmel bir yol değil mi?

Fakat belki de bizi zehirleyen sadece itaat değil, inkarın başka bir biçimidir, kendinin inkarı. Hannah Arendt ” Totaliter eğitimin amacı hiçbir zaman bir görüşün aşılanması olmamıştır; amaç, herhangi bir görüş oluşturma kapasitesini yıkmaktır.” derken çok haklı değil mi?

Şimdi kendimizle ne yapacağız?

Konudan konuya atlarken yazdıklarımın sonuna doğru geliyorum, fakat bu noktada en başa, Neill’in “Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından, nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.” sözlerine geri dönmek istiyorum. Bu sistem içerisinde büyümüş bir yetişkin olarak kendi hayatımda ve bir şekilde tanıklık ettiğim hayatlarda benzer tıkanmalarla karşılaşıyorum. Ve tüm bu eğitimin insanlar üzerindeki tahribatına odaklandıkça, farkediyorum ki hayatlarımız ne kadar farklı olursa olsun, çok benzer noktalarda tıkanmalar yaşıyoruz. Bu tıkanmalara yönelik çıkarımları ya da sorularımı şöyle sıralayabilirim:

Tıpkı sürekli sorulara cevaplar bulmaya çalışırken, sorgulamayı öğrenmenin kolay olmaması gibi, vaktinin çoğunu otorite tarafından belirlenen konulara harcaman ve ve kendi ilgilerini başkalarının ( anne, baba, öğretmen ya da lider) hatırına bir kenara atman beklenirken, kişisel ilgilerini ve ihtiyaçlarını fark etmek de kolay değil.

Birileri sürekli senin yerine karar verdiğinde bir şeyden emin olmak ya da bir şeye karar vermek kolay değil.

Ya da, sürekli dışsal zorunluluklar ve dışsal motivasyonlarla bir yerlere sürüklenirken kendi zamanını planlamak ve yönetmek imkansız hale gelir.

Sürekli birilerinden iyi olmaya zorlanırken ya da durmaksızın başkalarıyla karşılaştırılıp, değerlendirildiğinde, işbirliği yapabilmek, birbirine empati gösterebilmek ya da sadece kendinle barışık olmak imkansız hale gelmez mi?

Çocukluktan başlayarak, çaresizce sakat bırakarak, kendi özümüzden, kendimizi gerçekleştirmekten, kendimize saygı duymaktan, kendimizle barışık olmaktan ve kendimizi sevmekten mahrum kalıyoruz. Neill’in tanımlamasını hatırlayacak olursak, kendiyle ya da başkasıyla sürekli savaş içinde olan mutsuz, sorunlu yetişkinlerden oluşan hasta bir toplum.
Bu hepimiz için zehirli değil mi? Hepimiz bunun normal olduğuna, başka türlüsünün mümkün olmadığına inandırılıyoruz, Kendi gerçekliğimize dair olan her şeyi gömdüğümüzde, geriye kalanlarla idare etmeye çalışıyoruz, eğer geriye bir şey kalıyorsa...

Etli bitkilerin bir fotoğrafı
Orijinal fotoğraf Scott Webb

Nasıl hayatta kalacağız?

Bütün yukarıdaki hikayeleri düşündüğümde, hakim olan sistem (adına ne derseniz deyin, kapitalizm, totalitarizm, otoriteryanizm, parlamenter demokrasi, ne olursa) bu sistem duygusuzluğa inananlar tarafından şekillendirilmiş. İnsanlık tarihinde gittikçe derinleşen toplumsal, ekonomik, ekolojik krizlerin ortasında, çılgın bir zamanda yaşıyoruz. Bir çok şeyden bahsettikten sonra itiraf etmeliyim ki, bu siyanür sistemine maruz kalındığında, hayatta nasıl kalınır sorusunun kesin cevabini bilmiyorum. Fakat başka soruları da akla getiren bazı sorularım var.
Acaba dünyayı severek, sorumluluğunu alacak kadar cesur muyuz?
Yaşamımızın ana kaynakları olan sevgi ve empatinin yaşamlarımıza yön vermesine izin verebilir miyiz?
Sorgulamaya ve cevapları birlikte aramaya hazır mıyız?
Ortak faydalar için birlikte çalışan ve birbirinden sorumlu olan bir topluluk halinde yaşamak için el ele vermeye hazır mıyız?
Eski çürümüş değerleri bir kenara bırakıp yenilenmeyi kucaklayabilecek miyiz?
Yeni ve genç olanların bizim yerimizi almalarına müsade edecek miyiz?

Bu soruları buraya bırakıp daha fazlasını düşünerek, bitirirken Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocukları’nda söylediklerine katılmadan edemiyorum.

Çocuklarımıza nasıl bir dünya kuracaklarını söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Ama onları kendi kararlarını alabilecek, kendi yollarını bulabilecek, kendi geleceklerini oluşturabilecek ve bütün bunları çocuklarına aktarabilecek biçimde akıllıca donatabiliriz.3

 



[1] Neill, Alexander S., çev. Nilgün Şarman, Özgürlük Okulu, Payel Yayınları, 2000. sf 131
[2] Arendt, Hannah. Zihnin Yaşamı: Seçme Eserler, çev. İsmail Ilgar. İletişim Yayınları, 2018.
[3] Reich, Wilhelm. Geleceğin Çocukları, çev. Bertan Onaran. Payel Yay, 1996.